24 Ekim 2012 Çarşamba

Geçmiş olsun, iyi bayramlar ve pırasa çorbası... Hepsi bir arada!

Benim gibi an ve an fotoğraf çekip, bir de altına iki çift laf edesi geliyorsa öyle her istediğinde yazamıyor insan bloguna, hep araya bir şeyler giriveriyor. Bazen düşünmüyor değilim, ben de bir-iki nihai fotoğraf ve tarife mi geçeyim diye ama içim el vermiyor; böyle geldi böyle gidiyor, böyle içime siniyor. Yokluk sebebime gelince iş – güç değil bu sefer (ona alıştık her zamanki gibi yoğun) bu seferki mazeretim yılın ilk (ve son olmasını dilediğim) gribal enfeksiyonu... Halen tam olarak geçmedi ancak iki gündür daha belirgin şekilde tat alabildiğimi söyleyebilirim. 


İlaç almaktan nefret ederim, zaten bilen varsa itiraz etsin ama bu duyuları da bu kadar bloke eden bence ilaçlar. Burun spreylerinden burnum metalik his veriyor, boğaz spreylerinden tadım tuzum yok, hissiyatım kalmadı; şerbetlisi de baharatlısı da aynı, sanki su ve undan sade bir hamur...


Ama yemeyi kesmemek lazım hasta olunca ben bunu bilir bunu söylerim, daha doğrusu ailemden öğrendim. Yemek lazım en vitaminlisini, en besleyicisini; zira yedikçe güçlenir insan ve dinlendikçe iyileşir. Bu yüzden elim kolum tutmasa da hasta hasta geçen hafta kalkıp girdim mutfağa, bari kendime bir salata bir çorba yapayım dedim. Evde ne sebze varsa ekledim biraz biraz, baktım tadı hoş bari fotoğraflayayım dursun dedim. Mesleki deformasyona yeni bir yaklaşım da hobilerden gelsin bakalım!


Malzemelerden farketmişsinizdir, iyileşme odaklı bu çorba...

Patates ve havucu zar büyüklüğünde doğruyoruz, sarımsakları ince ince kıyıyoruz, pırasaları ise dişe gelecek şekilde ama incecik kesiyoruz. Dedim ya iş her şey rastgele...


Sonra sebzeleri sıra ile sebzeleri kavuruyor ardından da 2 su bardağı su ile sulandırdığımız domates suyunu da malzemelere ekliyor ve bir taşım kaynatıyoruz. Sonra da ocağın altını kısıp havuçlar-patatesler yumuşayıncaya kadar 15-20 dakika süre ile pişiriyoruz.


Tüm malzemeler yumuşayınca limonunu, baharatını ekleyip demlenmeye bırakabiliriz. Servis yaparken ise maydanoz ile süsleyebilir ve tadına tat katabilirsiniz.


Bana geçmiş olsun, hepimize sağlık olsun. Kış kapıda aman dikkat edin sizler de sağlığınıza... 
Keyifli, afiyette, içinize sine sine bir bayram geçirmeniz dileğiyle, sevdiklerinizle...

Not: "Lezzet dolu serüvenler" peşinde düştüm yine yollara! Sütüme Sarelleme Karışma facebook sayfasını takipte kalın, Moskova'dan elimden geldiğince paylaşımda bulunacağım! Önerileriniz, uyarılarınız varsa lütfen yorumlara yazın...

30 Eylül 2012 Pazar

Bizim evin halleri : Geleneksel Balık Gecesi

Belki yaş kemale erip bilinç arttığından, belki blog sebebiyle her geçen gün daha çok okuyup öğrenmekten, belki de artan iletişim kanalları sebebiyle usülsüz herşeyi duyabilmemizden; neden bilmiyorum ama bizim evde yeme alışkanlıkları her geçen gün daha değişiyor, farklılaşıyor. Eskiden yediğimiz, o zamanlar zararı olduğunu bilmediğimiz, şeyler hayatımızdan kesin bir kararla çıkıyor. Mesela, bir zamanlar yediğimiz tavuklar artık hayatımızda yok, (varsa vakit git organiğini elde yolunmuşunu bulmaya ayır) ya da mevsimsiz sebzeler, meyveler... Artık öyle heveslerimiz, “aman bir taneden bir şey olmaz” hallerimiz yok! Bizim canımız kıymetli buna karar verdik!


Bu vesile ile artık “dur beş dakika şu markete gideyim, haftalık alışveriş yapayım” modunda da değilim. Pazar çantamı alıyorum, Cumartesileri bir saat yaratıp kendime pazardan sebze meyve alıyorum, sizler de biliyorsunuz hakikaten farklı; en azında daha az ellenmiş, daha az yol yorgunu... Pazar günleri ise yeni sevdamız, alışkanlık olması yönünde uğraşımız: Haftalık geleneksel balık gecesi.

Haftada iki kez balık yemeye gayret etsek bile arada ister istemez, hayatın akışından arası açıldığından adını koyalım dedik. Artık Pazar geceleri bizim ailenin, hepi topu biz iki kişinin balık gecesi; buraya yazmış olalım, resmiyet kazansın, bakalım geçen zaman içinde istikrar sergileyebilecek miyiz?

Nereden balık bulduğumuza gelince; Kadıköy Çarşı bu anlamda çok zengin bir kaynak, bence mutlaka yolunuzu düşürün. Bir nev’i nostalji yaşayın; çarşıda biraz dolanın taptaze baharatı koklayın, balık kokuları içinize işlesin, peynir-zeytin şarküteri alışverişi yapın, fırından taze ekmeğinizi alın, Kuru Kahveci’den 100 gr. taze kahve çektirin, oturun Baylan’da dinlenin... Evet evet bunu siz de yapın!

Sonra eve gelin ve 30 dakika gibi kısa bir sürede, tadı damağınızda kalacak akşam yemeğinizi hazırlayın! İstedikten sonra evde balık pişirmek inanın zahmet değil, keyif...


Tanesi 5 ile 10 TL arasında değişen fiyatlardan alabileceğiniz, fileto olarak kestirebileceğiniz palamutu tuz ve taze çekilmiş karabiber ile marine edin. Az yağ eklediğiniz teflon tavada bırakın kısık ateşte pişsin...


Ardından kilosu 10 TL olan karidesten bütçenize, keyfinize göre ne kadar aldıysanız haşladıktan sonra ayıklayın ve tavada kırmızı biber ve tereyağ ile soteleyin.


Ve son olarak pembe domatesler, roka, taze soğan ve beyaz peynir ile ağzınıza layık bir salata hazırlayın!

İşte bu kadar, 30 dakika içinde herşey hazır! Sağlıklı beslenmek o kadar da zahmetli değil inanın, bunun için siz de çabalayın...

Keyifli, sağlık dolu günler dilerim.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Ben bir blog yazarıyım ve hobimle çok mutluyum...

Bana iyi davranın, ben bir blog yazarıyım” işte t-shirtümde yazan bu! Evet ben bir blog yazarıyım ve hobimle çok mutluyum... Çevremdeki pek çok kişi blogumun yemekle alakalı olmasından dolayı bir gün profesyonel hayatta da kendimi bu dünyaya adayacağımı sanıyor. Buradan açıklayayım, HAYIR! İş-aşk bir arada yürümez, yemek bir gün işim olursa aynı heyecanı duymayabilirim, elim titreyebilir, içimdeki heyecan hırsa dönebilir ve kendime yeni bir hobi edinmek zorunda kalabilirim. Haydi al baştan!


Çok değerli bir büyüğüm bir zamanlar “cahil cesareti” ile ilgili olarak bir hikaye anlatmıştı. Çok kıymetli elmasları asla işin piri olanlara vermezlermiş; çırağa verirlermiş ki düşünmesin, eli titremesin, aklına geldiği gibi ilk heyecanla elindekinin kıymetini tam olarak anlamadan kessin, şekil versin. İşte o cahillik ile ilerlemek belki de en güzeli, asla “OLDUM” dememek, hayatın her alanında...

Geçen hafta bu düşünceleri dile getirdim Meydan AVM’de biz yemek blog yazarlarının katılımıyla gerçekleştirilen panelde... Özetle;

Soldan sağa:
Tümay'ın Mutfağı , Dokuzuncu Bulut, Benhürüm, Damaktan DimağaSütüme Sarelleme Karışma, Mine Mutfakta 

İki seneyi aşkın süredir blog yazıyorum, 7 seneye geliyor kendi mutfağımın aşçısıyım... Hala ama hala annem gibi oturmuş, “onu en iyi Özge yapar” dedikleri bir yemeğim yok! Annemin zeytinyağlı dolması gibi dillere destan bir tarifim yok; belki de sürekli farklı şeyler demememden dolayı belki de henüz o mertebeye gelmediğimden; bilmiyorum.


Evet blog yazmaktan keyif alıyorum, kendime ait bir zaman yaratıyorum, bu kelimeleri burada sıralarken ondan başka bir şey düşünmüyorum. Gerek kendi mutftağımda gerekse de bu fotoğraflarda gördüğünüz gibi gözlerim ışıldıyor mevzu yemek olunca... Mesela dün akşam bir gün Anthony Bourdain ile yemek yiyebilmeyi diledim! Elleriyle yemeğe yumulması, programında kendisine eşlik edenler, arka sokaklarda tek masa sandalye yerler keşfedebilmesi hepsi hepsi harika! Bir gün neden olmasın?

İnsan isteyince olur değil mi? Günlük hayattan arınmak için başladığım, kime ulaşacağımı öngörmediğim bu yola çıkarken ben bile nereden bilebilirdim ki ödül alacağımı, pek çok harika insanla tanışacağımı, mutfağın -arasına her geçen gün yenilerini eklediğim sırf fotoğraf çekmek için kullandığım- kap-kacak ile dolup taşacağını, AVM’de elimde mikrofon gülücükler saçacağımı, bir kitabın parçası olacağımı...


Bana bir keyifli tecrübeyi yaşatan ARPR İletişim ve İpek Ertorun Başar’a bu vesile ile teşekkür etmek isterim. Bundan üç sene önce AVM’nin orta yerinde yemek tarifi vereceksin, kendinden bahsedeceksin hatta arada garip bir heyecan ile sesin titreyecek deseler, “Hadi canım ne alaka” derdim herhalde; ama bugün sırada ne var acaba diye merak ediyorum.

İnsan isteyince olur; düşleyin, isteyin, deneyin...

Keyifli, afiyette, dileklerinizin gerçek olduğu günler dilerim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...