30 Aralık 2010 Perşembe

Renkleri farkedin, gökkuşağını tabağınıza indirin!

En son yediğiniz yemeği getirin aklınıza? Ne renkler vardı arasında, hatırınızda mı? Yoksa renksiz, sönük diye mi hatırlamakta güçlük çekiyorsunuz? Renklenin, kapsamlı olarak tüm koruyucu ve besleyici öğeleri almak adına renklenin, tabağınızı, günlük öğünlerinizi gökkuşağına benzetin

Mesela;

  • Kırmızı, kalbinizi ve idrar yollarınızı korur, yaşlanmaya karşı etkilidir.
  • Sarı ve turuncu, bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve görüşünüzü kuvvetlendirir.
  • Yeşiller ise mineral ve vitamin kaynağı, sağlıklı diş ve kemiklerin yapı taşı.
  • Mavi ve mor ise antioksidan kaynağı, yaşlanma karşıtı.
  • Beyaz ve kahverengiler ise kalbinizin ve bağışıklık sisteminin koruyucusu.

Ve tüm renkler bir arada, vücudumuzun koruyucusu, adını anmak istemediğimiz hastalıkların düşmanı… Bugün bir karar alın renklerin farkına varın ve gerek öğünlerinize gerekse atıştırmalarına daha çok renk ekleyin. Beslenme uzmanınız aksini söylemiyor ise, en azından gün içinde her renkten bir tane yemeye gayret gösterin, böylece farkına bile varmadan günlük 5 porsiyon meyve-sebze tüketmiş olacaksınız. Yeni yıla girerken, kendiniz ve sağlığınız için bir adım atın, renkleri farkedin…


Yeni yıl geliyor, mevcuttan doğum yılını çıkarıyoruz yaş artıyor, ama ben genç görünmek ve sağlıklı olmak derdindeyim o zaman tercihim bugünkü tercihlerimden biri de MOR!

Lahana mezesi için malzemelerimiz,

  • ½ orta boy kırmızı lahana,
  • 1 dilim bayat ekmek
  • 1 su bardağı süzme yoğurt
  • 2 diş sarmısak
  • 2 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 1 çay kaşığı pul biber
  • Tuz

Öncelikle kırmızı lahanayı ince ince kıyın ve biraz tuz ile her zamanki gibi ovun. Yıkayın ve ardından mutfak robotunda daha küçük parçalar haline getirin.

Ekmek diliminin kabuklarını kesin, bir süre suda bırakın. Çıkarıp avucunuzla sıkın ve didikleyin. Didiklediğiniz ekmeği, yoğurdu, dövdüğünüz sarımsağı ve zeytinyağını lahanaya ekleyin ve karıştırın.

Servis tabağına alıp üzerine kırmızı pul biber ekin ve dereotu ile süsleyin. Bu mezeyi misafirlerinize ekmek dilimlerine sürürek veya benim gibi minik boy mısır ve pirinç çıtırı üzerinde kanape olarak da sunabilirsiniz.

Tabaklarınız renk dolsun, afiyet olsun!

Not: Benden kaynaklanmayan aksaklıklar sebebiyle "Sütüme Sarelleme Karışma!!!" ya geçtiğimiz iki gündür ulaşamadınız! Yine de arayıp, sordunuz, merak ettiniz, çok teşekkür ederim! Yeni bir tarifle telafi ettiğimi umar; okuyan, yorum yapan tüm takipçilere şimdiden mutluluk, sağlık, afiyet dolu yeni bir yıl dilerim!

27 Aralık 2010 Pazartesi

Restoran tipi tarif, havalı bir sunum!

Kaç zamandır aklımda şu havalı, adı uzun restoran yemeklerinden hazırlamak var. Ama nereden başlasam, neyi neyle tamamlasam da sunsam bir türlü karar veredim. Sonra dün yine kitap okurken bir şimşek çaktı, Selim İleri yumurtadan bahsediyordu, ben balık düşünüyordum. “Neden olmasın ki?” dedim. Hem içinde limon var, balık ve limon harika gider, buzlukta balık da var, denemekten ne çıkar...

Selim İleri demişken, kısaca “Oburcuk Mutfakta”dan da bahsetmek isterim. "Evimizin Tek Istakozu", "Oburcuğun Edebiyat Kitabı" ve "Rüyamdaki Sofralar" bir arada, yani Selim İleri'nin yemek, aile, gençlik yılları ve İstanbul odaklı sofra anılarını anlattığı iştah açıcı üç kitabı... Sayfalar arasında mini mini tarifler de gizli, saygıdeğer sanatçıların, tiyatrocuların sofra anıları da; Adalar’ın Moda’nın Beyoğlu’nun eski halleri de! Özetle, ağız sulandıran, okuması pek keyifli, (mutfağa) sürükleyici bir kitap...

Fransız sosu Selim İleri’den, sote ıspanak yatağında Fransız soslu fırında levrek pişirmesi benden, malzemelerimiz;

Fransız sosu için,

  • 2 yemek kaşığı süzme yoğurt
  • 1 yemek kaşığı krema
  • 1 yemek kaşığı acı hardal
  • 1 yemek kaşığı dereotu
  • 3 yemek kaşığı limon suyu

Öncelikle fırın levreği hazırlayalım, balıklar fırında iken diğer hazırlıkları tamamlarız, böylece sıcak sıcak servis yapabiliriz...

Derin dondurucunda çıkardığınız ve 15-20 dakika süre ile çözdürdüğünüz Akdeniz levreğini poşetten çıkararak fırın tepsisine koyun, poşetin içindeki sosu da balıkların üzerine süzdürün. Balıkların derili kısımlarının altta kalmasına özen gösterin. Önceden ısınması için 185°C’ ye ayarladığınız fırında 15-20 dakika süre ile pişirin.

Balıklar fırına girince, yoğurt ile kremaya; dereotunu, hardalı ve limon suyunu ekleyin ve iyice karıştırın.

Fazla bulaşık çıkarmamak adına, her zamanki gibi, teflon tavada öncelikle süslemek için faydalanacağımız çam fıstıklarını kızarana kadar kavurun.

Fıstıklar hazır olunca sıra iyice yıkayıp, temizlediğimiz ıspanaklarda... Ispanakları tavaya ekleyin ve ara ara karıştırarak kavurun, suyunu çekerken tuz ile karabiber serpin. Diriliğini biraz yitirince ocağı söndürebilirsiniz.

Balıklarımız da hazır ise, bu 2 kişilik tarifi servis etme zamanı geldi. Sotelediğiniz ıspanakları tabaklara paylaştırın, ıspanakların üzerine levrekleri dağıtmadan dikkatle koyun, üzerine Fransız sosu gezdirin ve kavrulmuş çam fıstığı ile karabiber serperek süsleyin.

Sizce de kısacık bir sürede, restoran tipi bir servis hazırlamadık mı? Yanında yeşil salata, balıkla çok yakıştığını düşündüğüm haşlanmış patates ve mısır ekmeği ile de servis edebilir ve lezzet dolu, besleyici bir öğün ile doyabilirsiniz. Tarif benden denemesi sizden...

Keyifli ve lezzet dolu bir hafta dilerim.

24 Aralık 2010 Cuma

Ne bu şimdi? Tatlı mı, kahvaltı mı?

Sabahın bir vakti girdim mutfağa, bir şeyler yiyesim var ama karar veremedim tam olarak daha. Meyve çok severim, yanımda gezdirir ara öğün niyetine çıkarır çantamdan yerim. Kahvaltılık gevrek ise yılların kaçamak kahvaltısı; sütlü, yoğurtlu, sade kıtır kıtır her şekilde tüketirim. Şimşek çaktı çakacak az kaldı, bunları bağlayacak da bir şey lazım araya, tatlı kıvamında ama kahvaltılık niyetine biraz da …

Dolap açık hala, iç ses ile sohbet devam eder bu arada:

  • Meyve ne seçsem acaba?
  • Kivi, portakal, muz… Hepsi olsun bir arada hepsi, hani meyve salatası gibi taze taze…
  • Ayıldım mı acaba? Kendimi kesmem değil mi meyve doğrayacağım diye arada?
  • Eğil, kalk, uzan, tencere tabak çıkar; ayılırsın canım ne var bunda…

Haydi başlayalım o zaman, muhallebili meyve salatası ile bir kahvaltı hazırlayalım kendimize, tabi isteyene tatlı niyetine;

Malzemelerimiz;

  • 1 su bardağı tam tahıllı kahvaltılık gevrek
  • 1 adet küçük muz
  • 4 yemek kaşığı nar
  • ½ orta boy elma
  • 1 adet kivi
  • ¼ portakal

Muhallebi için;

  • 2 adet yumurta sarısı
  • ½ litre yağsız/az yağlı süt
  • 2 yemek kaşığı şeker
  • 1 tepeleme yemek kaşığı un

Önce muhallebimizi yapalım, o soğurken meyveleri doğrarız; hem böylece meyveler kararmaz, taze taze yer, tadına varırız…

Küçük bir tencereye önce sütü, ardından şekeri ekleyin ve eriyene dek karıştırın. Şeker eriyince topaklanmaması için çırpıcıyla karıştırarak un ve yumurta sarısını ekleyin. Yumurta sarısını baştan çırpın veya hızla çırparken ekleyin ki hemen büyük parçalar halinde pişmesin.

Karıştırmaya devam edin, 5-7 dakika içinde muhallebi kıvamına gelecektir. Ocağı söndürün ve üzerinin kabuk tutmaması için ara ara karıştırarak soğumaya bırakın.

Evde labne peyniriniz varsa ve meyveler ilginizi çekmediyse, daha bir tatlı arayışındaysanız, tiramisu yapmaya da yönelebilirsiniz, karar sizin… Meyve de kararlıysanız, lütfen okumaya devam edin!

Muhallebiniz soğurken meyveleri küçük parçalar halinde doğrayın. Ben listede belirttiğim meyveleri seçtim, siz ne seviyorsanız veya dolapta hazırda ne varsa ona göre seçim yapabilirsiniz. Doğradığınız meyveleri sularının karışması için bir kasede bir araya getirin ve karıştırın.

Kuplarınıza sırayla kahvaltılık gevrek, meyve salatası ve muhallebi ekleyin. Kalan meyveleri de muhallebinin üzerine süslemek için ekleyebilirsiniz.

Bu ölçülerle yapıldığında 15-20 dakika içinde 4 dolu dolu kup tüketime hazır oluyor. Hemen kahvaltılık gevrekler kıtır kıtırken tüketebilirsiniz veya soğutabilirsiniz, onun tadı da ayrı güzel...

Güne neşeli ve lezzetli bir başlangıç için tavsiye ederim. Ancak diyetisyen kontrolünde iseniz danışmakta fayda var…

Keyifli, lezzet dolu bir haftasonu dilerim.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Erken Yeni Yıl Kutlaması: Blog Yazarları Buluşması

Daha sene olmadı, düşünceler arasında sıkışmış bir plan (adını farkedince laf arasında, şimşek çaktıran cinsinden) hayata geçti; hatta 2010 kararlarından biri daha gerçekleşmiş oldu ve hobi sahibi olundu! Günler geçip de “kim izler, nereden bulur, ne der?” diye sorular soruları kovalarken kendiliğinden çevre edindi “Sütüme, Sarelleme Karışma!”; onu, tarzını, kelimeler ve yemekler ile oynamasını sevenler oldu, takibe koyuldu…

İlk etkinlik yolun başında, ürkek ürkek gidilen Tuz Biber dergisi yaz partisi; onu davet eden birkaç kişinin içten davetine icabet etmek için… Ardında çeşitli buluşmalar var duyulan, ancak fırsat yaratılamadı koşturmaktan, bir gün iş çıkışı Tijen’e uğrandı o kadar, derken “4.blog yazarları buluşması” ve yeni yıl ruhunu yakalamak adına “katılma” kararı. Ne de olsa sıcak seyreden havaların da şaşırtması ile hala yeni yıl ruhuna giremedik gitti!

4. Blog Yazarları Buluşması” 80’i aşkın kişi, onlarca güler yüz; kısırından cheesecake’ine, kurabiyesinden, çeşit çeşit kekine onlarca el emeği ile hazırlanmış yiyecek, etkinliğin yapıldığı yerin kahvaltısı da cabası…(Ben yanıma hardallı kurabiyelerimi almışım, herkes tadına bakabilsin diye minik minik yapmışım, gelin görün ki fotoğraf yok, unuttum, bilahare yapar yayınlarım.) Ve çevreden sürekli hayret ifadeleri, ardından kahkahalar, sebebi mi? Sebebi sürekli yazışıp, ilk kez karşılaşmalar, sarılışmalar… Üstelik katılım şehirler arası; İstanbul’dan başka Bursa, Ankara’dan da blog yazarları düşmüş yollara gelmiş buluşmaya!

Öyle bir neşe hakim ki; günün konuğu yaşam koçu, eğitmen, danışman Yasemin Sungur bile kıyamadı sohbeti bölüp konuşma yapmaya ama sonunda ortalık sessizleşti ve başladı 2011’den beklentiler, hayattan istekler, isteklerin gücü ve insanın arzularından bahsolunmaya, amaçlar sorgulanmaya... Düşmeyen sesi, bitmeyen enerjisi ile Yasemin Sungur ara ara enerji toplamak adına konuşması dinlenilenisi, bilgilerinden kendine pay çıkarılası bir insan, yol gösteren, ne de olsa iştigal konusu insan...

Derken sponsorların sırası ve blog yazarlarının mutlandırılma seremonisi; pek çok sektörden pek çok hediye… Dondurulmuş ürünler, saatler, gıda paketleri, kişiye özel hediyeler, dondurmalar, hediye çekleri, kitaplar, kitap ayraçları, alan adları ve kurslar derken zaman akıp geçer ve herkes evine gülümsemesine ek olarak tanımadığı ama yazıştığı kişileri görmüş olmanın keyfi ile ve en az bir hatıra ile döner!

Bu keyifli organizasyonu düzenleyen, onca saatin yorgunluğuna güler yüzünü yitirmeyen Aylin Türkşen Aysel’e, Serap Yücesoy'a, Cihan ve Seviye’ Kaloğlu'na ve afişinden yemeklerine emeği geçen herkese çok teşekkürler! Bir sonraki buluşmayı üstlenen Yasemin, Sevil, Zeynep ve Gülay’a ise şimdiden başarılar…

Tekrar görüşmek üzere, afiyette kalın…

20 Aralık 2010 Pazartesi

"Asla yemem!" diyenlere özel, sinsi bir tarif...

Günlük hayatta herkesin kendine özgü bir çalışma yolu, bir iş yapma biçimi vardır. Size kestirme gelen yol, başkası için oldukça meşakkatli olabilir. Bu durumu her olaya uyarlayabiliriz, mesela yemekleri düşünün. Siz bayıla bayıla karnabahar yersiniz ya da kereviz, ama başkası burun büker, “hayatta ağzıma sürmem” der. Nedir altında yatan sebep bilinmez; belki zamanında zorla yedirildiğinden soğumuştur, belki de kendine uygun bir tüketim metoduna denk gelememiş ve vazgeçmiştir.

Bu benim için de geçerli, mesela kereviz; çorbasına bayılırım, salatasını sık sık yiyebilirim ama aynı zevki zeytinyağlısından (ne yalan söyleyeyim) alamam, ama sağlık için yerim. Henüz doğru içerikle, bana uyacak malzeme ve ölçülerde pişirilene denk gelmedim belki de... Gelin görün ki vazgeçmem, zira “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” der, kendime uygun şekle getirmek için uğraşırım.

Bugünkü tarifimiz de aynen böyle, "karnabahar yemem!" diyen ev ahalisine (çaktırmadan) karnabahar yedirmeniz için sizlere sinsi bir plan hazırladım. Dikkat dikkat! Özellikle, yemesi gereken çocuklarına yediremeyen ebeveynler, buraya lütfen! Patatesli karnabahar püresi yapıyoruz, sinsice karnabaharları patateslerin arasına saklıyoruz ve pamuk gibi bir yanlık/garnitür hazırlıyoruz...

Patatesli karnabahar püresi için malzemelerimiz,

  • 2 adet orta boy patates
  • ½ orta boy karnabahar
  • ¼ su bardağı yağsız/az yağlı süt
  • 2 çay kaşığı tereyağ
  • ½ su bardağı / 50 gr. Kaşar peynir
  • Süslemek için, haşhaş ve maydanoz

Karnabaharı çiçeklerine ayırın ve iyice temizleyin. Patatesleri ise yıkayın ve dilerseniz soyup, dilerseniz de sonradan soymak üzere, kolay pişmesi için küçük parçalara ayırıp, buhar tencerisine koyun. (Karnabahar için ölçü/adet belirttim ancak tadının baskın çıkmaması için hacminin aşağı yukarı patates ile aynı olması önemli.) ½ su bardağı su eklediğiniz buhar tenceresinde yarım saate yakın süre ile pişmesi için bırakın.

Sebzeler haşlanırken kaşar peynirinizi rendeleyebilir, ana yemek ve salata peşinde koşturabilirsiniz.

Patates ve karnabaharlar hazır olunca, taneleri ayrı bir tencereye alın ve ezin. Yavaş yavaş karıştırarak ezerken, bir yandan da diğer malzemeleri eklemeye başlayın ve pürüzsüz olması için aynı zamanda karıştırmaya devam edin. Önce tereyağ, ardından kaşar peynir ve son olarak oda sıcaklığına gelmiş süt...

Püre arzu ettiğiniz kıvama gelince, servis tabağına alabilir, haşhaş tohumları ve maydanoz ile süsleyerek, (sinsi planınızı hayata geçirebilirsiniz!) servis edebilirsiniz.

Şaka bir yana eminim takipçiler arasında ailecek, severek karnabahar tüketenler vardır ancak yine de el altında dursun bu plan/tarif; hem her zamanki gibi “sınırlı malzemeli samimi lezzetler” aldı altında elde kalanları değerlendirme, hem de arşivimize farklı bir tat katmak adına...

Afiyet olsun,

Not: "Sinsi bir plan" olarak uygulayanlar olursa, yorumları özellikle bekliyorum, unutmayın lütfen!

17 Aralık 2010 Cuma

Bugünkü rotamız: Yufkacı, kasap ve mutfak!

Yeter bu havaların bana oyun oynadığı, kış geldi kontrol elden gitti gidiyor; her geçen gün, her düşen derece nefsi zaptetmek zorlaşıyor. Canım yemek yemek istiyor sürekli olarak ve bu normalmiş, hatta bahsetmiştim hatırlarsanız, vücut kışın kendini soğuklardan korumak için yemese bile yağlanırmış, çok gerek varmış gibi! Kek yaptım-yedik, tamam rahatladık; derken bir de börek düştü ki aklıma, sormayın!

Bu tarif de kulaktan kulağa, annemin ajandasına bakarken gördüm, “içli köfte börek” yazıyordu, dikkatimi çekti. “Bu nerden?” dedim. “Ablandan almıştım tarifi yıllar önce” dedi. Konuştuk, tahmini olarak ölçtük-biçtik; 14 sene olmuş tarifi yazalı, kim bilir nereden öğrenmiş O da… Ama tarif güzel, malzemesi makul, yazdım kendi defterime çıktım yola.

Ajandada malzemeler tahmini, “tutam” ile “göz kararı” esas alınarak yazılmış, malumunuz ben size öyle anlatamam, denk düşmez gözümüz parmağımız. Yolda bir yandan hesap kitap yapa yapa, bir yandan da börek düştü ya aklıma hemen yapılmak zorunda; yufkacıya, kasaba uğraya uğraya geldim mutfağıma. Malum ajandada “içli köfte börek” yazıyordu, saygımdan yazana-yazdırana aynı adla devam edeyim. (Dedim ama sonradan araştırınca öğrendim “Avcı Böreği” imiş meğer tarifin asıl adı.)

Malzemelerimiz;

  • 4 yufka
  • 250 gr. az yağlı/yağsız kıyma
  • 1 çay bardağı ince bulgur
  • 1 adet orta boy soğan
  • ½ su bardağı ceviz
  • 1 yumurta
  • 1 yemek kaşığı tepeleme kuş üzümü
  • 3 yemek kaşığı yağ
  • 2 çay kaşığı tarçın
  • ¼ su bardağı galeta unu
  • Tuz - karabiber
  • Ekstra : ¼ demet maydanoz

Ocak başında, kıymayı kavurmaya başlamadan önce hazırlıklarımızı tamamlayalım; cevizi iri parçalar haline getirmek için havanda ezin, bulgurların üzerine 1-2 ölçek de sıcak su ekleyin ve de soğanı minik küpler halinde doğrayın.

Tavaya 1 yemek kaşığı zeytin yağı dökün ve kıymaları karıştırarak 5 dakika süre ile kavurmaya başlayın, kıymalar suyunu verip de rengi dönünce soğanı ekleyin ve bir 7-8 dakika daha karıştırarak pişirmeye devam edin. Soğanlar yumuşayınca bulguru ekleyin, karıştırmaya malzemeleri harmanlamaya devam edin. Ardında kuş üzümleri ve ceviz kırıntıları ile bir çay kaşığı tarçın, tuz ve karabiber serpin.

15-20 dakika sonunda tüm malzemeler piştiğinde, aldığım tarifte yoktu ama, bir ferahlık katmak için maydanoz eklemek istedim. Dörtte bir demet maydanozu ince ince kıymalı için içine doğradım ve bir güzel karıştırdım. Aynı içli köfte içi misali mis gibi koktu, denemenizi tavsiye ederim.

İç hazır olduğuna göre sıra yufkalarda, öncelikle bir yufkayı tezgahınıza serin ardından kalan 2 yemek kaşığı yağ ile 2 yemek kaşığı suyu karıştırırak seyrelttiğiniz karışımı fırça yardımı ile yufkaya sürün, ardından ikinci kat yufkayı ilk yufkanın üzerine serin.

İki kat yufkayı 8 eşit parçaya bölün, hazırladığınız içten iki yemek kaşığı yufkanın geniş ucuna koyun, sigara böreği sarar gibi, geniş uçları içine katlayıp ve ince uca doğru sarın. Aynı işlemi diğer iki yufka için de yapın, bu şekilde 4 yufkadan 16 adet börek yapabilirsiniz. (Ancak ben dolu dolu iç koymak adına 3 adet yufka ile 12 adet börek hazırladım.)

Böreklerin sarılması bitince, bir tabağa yumurta akını koyun, diğer bir tabakta ise galeta unu ile kalan bir çay kaşığı tarçını karıştırın. Böreğin ister tamamını isterseniz de benim gibi sadece üst kısmını önce yumurta akına ardından da tarçınlı galeta ununa batırın.

Önceden 175°C‘de ısıttığınız fırında 20-25 dakika süre ile alta yakın raflarda, börekleriniz gevrekleşene kadar pişirin. Evi börek kokusu saracak, alt notalarda mis gibi de tarçın olacak.

Paniğe gerek yok, koca tepsi sizin; sakın saldırmayın, yanarsınız, 15-20 dakika bekleyin demlensin böreğiniz. Sonra da servis edin ve afiyetle yiyin.

Evleriniz mis gibi yemekler koksun, afiyet olsun,

15 Aralık 2010 Çarşamba

Soslayın, tada tat katın!

Günlük koşturmaca” deyince aklıma ilk önce hep “toz kir saçlarım mahvoluyor” demek geliyor, işte reklamların inkar edilemez etkisi! Tabi mahvolan saçlarım bir yana, perişan olan ruhumu tekrar ayağa kaldırmak ve “günlük koşturmaca”nın bünyede yarattığı hasarı onarmak için yemek gerekiyor. Akşam yemeği seremonisi bana iyi geliyor; minik hazırlıklar, salatanın/zeytinyağlının üzerine iki üç parça süsleme, sonra uzun uzadıya dertleri geride bırakarak yemek yeme… İnsan daha ne ister!

Süsler-soslar ise bu keyfe renk katan pratik fakat leziz eklentiler… Üstelik ev yapımı olmaları cabası, ne de olsa hazır ürünler reyonunda satılan soslara göre nispeten daha sağlıklı oluyorlar!

Sos demişken, aklımda kaç zamandır bir sos var, birkaç denemeden sonra onu da kendi damak tadımıza uyarlayıp, istediğim kıvama getirmeyi başardım. Şahsi fikrim limon ile tavuğun çok yakıştığı yönünde, bu yüzden bugün sizlerle New Yorklu şef Tyler Florence’dan alıntı yaptığım ancak ülkemizde her an el altında bulabileceğimiz malzeme çeşit ve ebatlarına göre farklılaştırdığım limonlu sarımsaklı tavuk sosunu paylaşacağım.

Limonlu sarımsaklı tavuk sosu için malzemelerimiz,

  • 4 baş küçük veya 2 büyük baş sarımsak
  • 1 limon
  • 1 demet maydanoz
  • 1 yemek kaşığı kekik
  • ½ çay kaşığı tuz
  • ½ çay kaşığı karabiber
  • 3 yemek kaşığı zeytinyağı

Fırınımızı önceden ısınması için 170°C‘ye ayarlıyoruz, fırın bir yandan ısınırken sarımsakları kabuklarını soymadan, enlemesine ortadan ikiye kesiyoruz. İki büyük defter kağıdı boyutunda alüminyum folyonun tam ortasına enlemesine ortadan böldüğümüz sarımsakları koyuyoruz, üzerine yarım yemek kaşığı kekik, tuz ve karabiber serpiyoruz, zeytinyağının 1 yemek kaşığını sarımsakların üzerinde gezdiriyoruz ve yanlardan katlayıp folyoyu 3 tarafı kapalı zarf haline getiriyoruz.

Son olarak, açık kalan kısımdan 1-2 yemek kaşığı da su ekleyerek, zarfı kapatıyor ve fırının en altında 35 dakika süre ile pişiriyoruz…

35 dakika sonunda sarımsak ve kekik kokusu evi karamelize bir halde sardığından fırından zarfı çıkarıyor ve birkaç dakika soğumaya bırakıyoruz. Bu sırada maydanozları yıkayabilir, küçük parçalara bölebilir ve limon suyu sıkabilirsiniz.

Sarımsaklar soğuyunca, sarımsakları aynen limon sıkar gibi baş ve işaret parmağınız arasında sıkarak karıştırıcının içine sıkın, böylece pişmiş sarımsaklar kabuklardan sıyrılıp karıştırıcıya kendiliğinden düşecektir. Ardından maydanozu, kalan zeytinyağı ve kekik ile limon suyunu ekleyin ve 2-3 dakika yemyeşil ve az pürüzlü bir karışım olana kadar karıştırın.

Sosumuz hazır, peki bunu nasıl kullanabiliriz? Buyrun size bir öneri;

Önceden 30 dakika süre ile haşladığınız tavuk bagetlerin üzerine kalın bir tabaka olarak sürün, fırın tepsine tavukları yerleştirin ve yanına bir yandan da “fırında patates kızartması” hazırlamak için sosladığınız patatesleri ve ortadan ikiye böldüğünüz mantar ile ferah bir rayiha yaratmak için defne yaprağı ve limon dilimlerini ekleyin. 180 °C‘de 25 dakika süre ile kontrollü olarak pişirin. Soslar, kokular karışacak ve pratik ama lezzetli bir akşam yemeğiniz olacak!

Unutmadan! Tavukları haşladığınız suyu da, tavuklar fırında iken çorba veya pilav yapmak üzere değerlendirebilirsiniz elbette…

Sosa gelince, bir hafta süre ile dolapta saklayabilir ve tavuk ızgaraya ek olarak, ızgara balık ile salatalarınızı da tatlandırmak için kullanabilirsiniz. Biraz ekşi, biraz mayhoş ama fırınlanmış sarımsağın karamelize/tatlı aroması ile yemesi keyifli bir sos…

Afiyet olsun,

13 Aralık 2010 Pazartesi

Kar bahane, kek şahane!

Çocuk gibiyim kaç gündür, gözüm dışarıda kar bekliyorum, sabah uyanıp ilk iş pencereye koşuyorum. Şehir dışından, ülke dışından arkadaşlar ile konuşuyorum; İstanbul hariç her yer beyaz! İstanbul’un havasına onca arabanın, bacanın, kalabalığın etki ettiğine inandırıyorum kendimi. Bir tek buraya kar yağmadı diye, kendimizi suçluyorum; sıcak olacak diye saçlarımı bile kurutmak istemiyorum!

El alışkanlığı, düşünmeden, uyandığım gibi açmışım mutfakta minik radyomu, arka planda Nil şarkısına başlıyor...

“3 yumurtayı kırdım önce

portakal dilimledim ince ince

göz kararı da biraz süt kattım

kalktım sana kek yaptım...”

Düşüncelerden sıyrılıp, cam önünde - kar yağar diye- beklerken yemek için benim de canım kek istiyor birden. Hem beyefendi hala uykuda fena mı olur sabah sabah mis gibi kek kokusuyla uyansa! O beyaz kek sever, benim canım malum yağsız kek ister, her iki zevke ise annemin (yanlış hatırlamıyorsam) 1987 tarihli ajandasına kaydettiği tarif bir güzel uyar...

Nişastalı limonlu kek için malzemelerimiz;

  • 4 yumurta
  • 4 Türk kahvesi fincanı toz şeker
  • 4 Türk kahvesi fincanı beyaz un
  • 4 Türk kahvesi fincanı buğday nişastası
  • 1 limon suyu ve kabukları
  • 1 tatlı kaşığı kabartma tozu

Hazırlıklara başlıyoruz, önce fırınımızı önceden ısınması için 170 °C ‘ye ayarlıyor ve ısınmaya bırakıyoruz. İkinci olarak kekimiz daha süngerimsi ve kabarık olsun diye ayrı ayrı çırpmak için yumurtaların sarısı ile beyazını ayırıyoruz.

Bir kapta yumurta sarıları ile önce şekeri çırpıyoruz, şeker biraz eriyince limon suyu ile çırpmaya devam ediyoruz; ardından un ve nişasta da ekleyerek bir kaç dakika da daha çırpıyoruz.

Temiz ve tozsuz, kuru bir kaba kırdığımız içine bir parça dahi yumurta sarısının/kabuğunun karışmadığı bir kapta ise yumurta beyazlarını bir fiske tuz ile köpük köpük kıvamlı bir hal alıp, yükselene kadar çırpıyoruz.

Yumurta beyazları iyice çırpılınca, yumurta sarılarının üzerine önce limon kabuğu rendelerini ardından, yumurtaların beyazlarını yavaş yavaş ekliyoruz ve kabartma tozunu da serpip, bir dakika süre ile alttan üste alarak karıştırıyoruz.

Kek karışımınız hazır, alışageldiğiniz usülde (isterseniz hiç yağsız silikon kalıp ile fırınlayabilir, isterseniz de bir tatlı kaşığı yağ ile yağladığınız fırın kabında pişirebilirsiniz) kek kalıbınıza dökebilir ve 15-20 dakika süre ile pişirebilirsiniz. Kek kalıbınızı fırının alt raflarına yakın şekilde yerleştirmeyi unutmayın ve kenarlarının yanmaması için kontrollü olarak pişirin. Fırın saatinizi kurun ve 15. dakika sonrasında kürdan testi uygulayın, piştiyse fırını kapatabilir ve keki ılınmaya bırakabilirsiniz.

Fotoğraflara gelince, bir gariplik yok! Mikserim bana huysuzluk yaptı sabah sabah ve beni yarı yolsa bıraktı, ben de koca keki bir çırpıcı bir el mikseri derken biraz uğraşarak yaptım. Şimdi de yeni yıl hediyesi olarak kendime mikser araştırmaya başladım, önerilerinize her zamanki gibi açığım...

Kar bahane, kek şahane; yağsız ve lezzetli... Deneyin bence, mutlaka beğeneceksiniz!

"...insan neler yapar isteyince

bu birşey değil düşününce

bende tarifi öğrenince

kalktım sana kek yaptım..."

Afiyet olsun,

Not: Annemin ajandasını kontrol ettim 1976 yılına aitmiş. Daha da bir keyiflendim şimdi eski tarifleri gün yüzüne çıkardım diye...

10 Aralık 2010 Cuma

Bir kitap daha... "Midenin Cilası Çorba"

Çorbaya olan düşkünlüğümü takip edenler biliyor, “çorba olmazsa doymam” diyenlerden değilim, aksine “bir çorba olsun yeter” diyenlerdenim. Ne de olsa çorba mideyi sarar sarmalar iç ısıtır, şehriye/kesme ile doyurucu olur, baharat ile lezzetlenir, yumurta ile terbiyelenir, krema ile yoğunlaşır, kıvamlanıp su kattıkça çoğalır; herkese, her keseye uyar…

Ben çorba sevdalısı, Deniz Gürsoy da konunun uzmanı; bir kitap çıktı ki karşıma, adı “Midenin Cilası Çorba” . Kitap ama ansiklopedi kıvamında; içinde çorbanın tarihine ek olarak, 24 soğuk - 274 sıcak çorba tarifi, 15 çeşit et-tavuk-balık suyu hazırlama şekli, kruton misali çorba eklentileri ve çeşitli püf noktaları saklı.. Gel de anlatma, gel de pişirip pişirip ağzın yana yana tatma!

Elime her sebze, bakliyat, tahıl geçtiğinde; canım da çorba çekiyorsa, öncelikli müracaat belli “Midenin Cilası Çorba”. Kitabımı kontrol ediyorum, “mutlaka içinde uygun bir tarif vardır” diyorum. Yemeyi seviyorum ya, hep fazla fazla yeşil mercimek haşlıyorum; bugün de çorbaya katıyorum ve sizlere Adıyaman’dan Maşuk çorbası tarifi veriyorum. Ancak hazırda mercimek yoksa pirinç de oluyormuş bu çorbaya...

Malzemelerimiz,

  • 100 gr. veya ½ su bardağı yeşil mercimek veya pirinç (pişmemiş)
  • 1 adet havuç
  • 2 adet orta boy patates
  • 1 adet orta boysoğan
  • 3 adet yeşil biber
  • 2 adet domates
  • 8 bardak su

(Servis önerisi : Yarım kaşık tereyağında yakılmış nane)

Sebzeleri küçük parçalara kesmeye geçmeden evvel mercimekleri/ pirinçleri önden haşlayın ki yumuşasın ve yeşil mercimek kullanıyorsanız kara suyu çıksın.

Ardından çorba yaparken kullanmak üzere, başka bir tencereye 8 bardak su koyun ve kaynamaya bırakın.

Mercimekler/pirinçler haşlanırken ve su kaynarken; patates, havuç, soğan, biber ve domatesleri minik parçalar/küpler halinde doğrayın. (Domates mevsimi değil diye, ben yazdan hazırlanan küp domates parçacıklı ev yapımı domates sularından 1 bardak kullandım.)

Mercimekler/pirinç ve sıra ile doğradığınız tüm malzemeleri tencereye alın, 30 dk süre ile orta ateşte kaynamaya bırakın.

Süre sonunda servis edeceğiniz zaman bir miktar tereyağında yakılmış nane ile tatlandırabilirsiniz. Tereyağı olmadığı için, ben salt nane, tuz ve karabiber tercih ettim ve içerken kaseme bir miktar limon suyu ekledim. Her şekilde leziz emin olun, üstelik içeriğini göz önünde bulundurursak besleyici olduğu açık!

Ekmeklerimi de farkettiğiniz üzere başka öğünlere taşıdım ve böylece keyifli bir sunumla çorbamın tadına vardım …

Şu bir gerçek ki çorba canlandırır, kan şekerini artırır, kaybedilen suyu-tuzu vücuda geri kazandırır. Ahmet Rasim boşuna dememiş “Kana kuvvet, göze fer, bana (mideye) ciladır çorba” diye..

Kitabın arka kapağında da belirtiği gibi, “çorbanın bu coğrafyadaki ve batıdaki tarihiyle ilginenler için şimdiye kadar ki yazılmış en kapsamlı kitap” Midenin Cilası Çorba. Kitaplığınızda minik de olsa bir yer kaldıysa, bence bu kitap sığmalı en acilinden o rafa…

Afiyet olsun, yarasın!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...